Adsız
YILMAZ GÜNEY
HAYATI
Proleter devrimci sanatın onur timsali...
Başeğmezlik...
Kararlılık...
Ve daha bir çok şeyin ortak bileşenidir Yılmaz Güney..
ESERLERİ VE EMEKLERİ
Yılmaz Güney’in ilk oynadığı filmler:
Bu Vatanın Çocukları, Ala Geyik, Ben Öldükçe Yaşarım,
Hudutların Kanunu, Eşkıya Celladı, Kızılırmak-Karakoyun,
Kozanoğlu, Kurbanlık Katil, Sahtekar.
Bu oynamış olduğu filmlerdeki üstün oyunculuk yeteneğini
herkese kabul ettirerek 6 ödül kazanmıştır.
SENARYOSUNUN KENDİSİNİ YAZIP OYNADIĞI FİLMLER:
Umut, Ağıt, Seyit Han, Aç Kurtlar, Bir
Çirkin Adam, Vurguncular, Yarın Son Gündür, Acı, Umutsuzlar,
Baba, Arkadaş gibi filmler Türk sinema tarihinde büyük yankı
uyandırdı. Bu arada Umut ve Ağıt adlı filmler Yılmaz
Güney’e “En İyi Senaryo” ödülünü kazandırmıştır.
Öte yandan Yılmaz Güney, bir çok değerli kitaba imzasın
atmıştır. Yazmış olduğu kitapların isimleri ise:
Boynu Bükük Öldüler, Hücre, Salpa, Sanık, Oğluma
Hikayeler, Savunma, Soba, Pencere Camı, İki Ekmek İstiyoruz,
Gençlik ve Öyküleri, Yunan Bıçağı ve üç ciltlik Siyasi
Yazılar adlı eserleridir.
Yılmaz Güney; 9 Eylül 1984 tarihinde yakalandığı mide
kanserinden kurtulamayarak Paris’te hayatını kaybetmiştir.
1980 Askeri Faşist Cuntası tarafından vatandaşlıktan
çıkarıldığı için cenazesinin Türkiye’de gömülmesine
izin verilmediğinden dolayı Paris’te Komüncü’lerin
yattığı mezarlıkta toprağa verilmiştir.
Yazıyı uzatmadan bu onurlu insanı kendi ağzından okumak
için aşağıdaki alıntıyı sizlere sunuyor, proleter devrimci
sanatçı Yılmaz Güney’i ve O’nun şahsında tüm devrim
şehitlerini saygıyla anıyorum.
(Not: Okuyacağınız bu yazı, Amerika Devrimci Komünist
Partisi’nin haftalık gazetesi “Devrimci İşçi”nin 1 Ekim
1982 tarihinde yayımlanan sayısının “Bir Özgeçmiş
Denemesi” başlığıyla yayımlanan Yılmaz Güney ile
yapılan röportajdan bölümlerdir.)
“Kırsal bir bölgede doğdum. Ailem yoksul Kürt
köylüsüydü. Dolayısıyla, kırsal ideolojiyle, esas olarak
temelde burjuva bir ideoloji olan, köylü ideolojisiyle
şartlandım. Fakat yoksul köylüler içinde doğup büyümek,
özellikle de ezilen bir ulusun, Kürt ulusunun bir parçası
olmak görüşlerimi etkiledi. Ve bu etki beni bir şeyler
aramaya yöneltti. Ne olduğunu bilmiyordum ama bir şeyler
arıyordum işte. 1950’lerin başlarında bazı şeylere
rastladım; örneğin Nazım Hikmet’in İspanya İçsavaşı
üzerine şiirlerini duydum. 1952’de Türkiye’de geniş bir
komünist avı vardı ve bunların arasında bazı şairler de
vardı, öyle duydum şiirlerini. Tabi tüm bu rastlantılar
illegaldi. Tanıştığım bazı kişiler aracılığıyla
çeşitli yazılar okudum. Ama bunlar gerçekten bilimsel
sosyalizm değildi, oldukça idealist, oldukça ütopikti. Hiç
kimse işçi sınıfından bahsetmiyordu, hiç kimse Marksizm
Leninizm’den, diyalektik materyalizmden bahsetmiyordu.
Küçümsenme, yoksulluk ve böyle bir yaşantıyı değiştirme
hakkında bazı yazılardı bunlar. Kime karşı
savaşacağımızı, nasıl savaşacağımızı, hangi
ideolojiyle savaşacağımızı, bunların hiç birini izah
etmiyordu. Sonra bu etkiler altında kısa hikayeler yazmaya
başladım, kendimle konuşmaya başladım ve siyasi polisle
karşılaşmam da böyle oldu.
1955’te, yazmış olduğum bir kısa hikaye yüzünden (halan
okuldaydım) , komünist propaganda gerekçesiyle mahkemeye
çıkarıldım. Kısa bir hikayeydi, duygu doluydu, fakat mahkeme
çok uzun sürdü ve 1961’de 2,5 yıl hapis ve sürgüne
mahkûm oldum. Fakat mahkeme sürdüğü sırada, 1957’de,
gençliğimi geçirdiğim ve okula devam ettiğim şehrim
Adana’yı terk ederek, İstanbul’a Komünist Partisi’ni
bulmaya gittim, çünkü ne olduğunu bilmediğim halde herkes
bana komünist diyordu, ben de İstanbul’a gittim. Ama
aldandım. Karşılaştığım her komünist beni hayal
kırıklığına düşürdü. Zamanında bunu nasıl
açıklayacağımı, bu aldanışa ne isim koyacağımı
bilemiyordum. Taa 1972’de, yine cezaevindeyken ve okuyup
incelemeye başladığım sıralarda bu aldanışın adını
koyabildim. O zaman bildim ki beni aldatan revizyonizmdi. Fakat o
sırada Marksizm-Leninizm’i yine bilmiyordum. Şimdi mükemmel
bildiğimi söylemiyorum, ama incelemeye başladım. 1961’le
1963 arasında cezaevi ve sürgündeydim ve 1963’ten sonra,
hayatımda yeni bir dönem başladı.
1963’te aktörlüğe başladım. Amaçlarımı
gerçekleştirebilmek için aktör olmayı, hem de en
meşhurlarından biri, cezaevindeyken planlamıştım. Cezaevinde
tüm hesapları yapıp tüm taktikleri geliştirmiştim; ve
çıkar çıkmaz hepsini teker teker uyguladım. 1965’te en
popüler, en tepedeki aktörlerden biri olmuştum bile.
Oynadığım filmlerin hepsinin devrimci ya da demokratik filmler
olduğunu söyleyemem, fakat hepsi de popüler filmlerdir.
Halkın acılarını, bahtsızlığını ve duygularını
yansıtıyordu. Elbette çoğu ideolojik ya da siyasi anlamda
hatalar içeriyordu; bazıları reformistti de denebilir;
bazılarının da lümpen yönleri vardı. Fakat tüm bu
tecrübeler halkla, kitlelerle geniş ve çok sıkı ilişkiler
kurmamı sağladı.
1965 ile 1966 arasıda, kuvvetli bir endişe duymaya başladım.
Yaptığımdan memnun değildim. 1966’da oynadığım filmler
hakkında daha seçici olmaya çalıştım ve olumlu filmlerde
oynadım. Fakat aynı zamanda, maddi ihtiyaçlardan dolayı bazı
olumsuz filmlerde de oynamak zorunda kaldım, çünkü
aktörlüğe başladığımdan beri asıl amacım kendi
filmlerimi yapabilmek için çok popüler olmaktı. Fakat benim
için tek yol her şeyden önce bir aktörlük mesleğine sahip
olmaktı. Dolayısıyla 1966’dan sonra esas amaçlarımı
gerçekleştirmek üzere kameranın arkasına kendim geçmeye
karar verdim. 1968’de ilk denememi yaptım.
1968’de film yapımcısı olarak ilk denememden sonra, iki yıl
süren askerliğimi yapmaya gittim. Askerlik hayatımda çok
önemli bir değişiklikti, çünkü ilk defa, iki yıl boyunca
sistematik olarak okumak olanağını buldum. Daha önce
okumadım anlamında değil, ama sistemli bir şekilde
okumamıştım. (...) Askerliğim biter bitmez çok önemli bir
ileri adım atmaya hazırlandım; nitekim de öyle oldu ve
1970’de askerliğim biter bitmez ilk önemli filmim UMUT’u
yaptım. Fakat bu filmi yapabilmek için, yani prodüksiyonu
finanse edebilmek için – aynı zamanda kendi filmimin
finansmanına para kazanmak için bir çok gangster filminde
oynamak zorunda kaldım.
Bu sırada, siyasi arayışlarım beni çeşitli siyasi
hareketlerle ilişki kurmaya itti; berrak bir pozisyonum
olmadığı için çeşitli ilişkilerim oluyordu. O zamanlar bir
çok hareket vardı; öğrenci hareketleri vardı, gerici
güçlere karşı işçi hareketleri vardı ve hepsiyle de
dayanışma içindeydim. Onlara yardım ediyordum ve 1972’de
yardım etmekte olduğum örgütlerden birinin üyelerini
tutukladıklarından dolayı, onlara yardım ettiğim için ben
de hapse girdim. Fakat 1972’deki bu tutuklanmam, esasında
yaşamımın dönüm noktası oldu, çünkü cezaevinde illegal
ağ sayesinde Marksizm Leninizm’i öğrendim. Devrimi,
revizyonizmi, Sovyetler Birliği’ni öğrendim. O sıralarda
Sovyetler Birliğine Sosyal Emperyalizm demeye henüz hazır
değildim. Fakat sosyalist bir ülke olmadığını biliyordum.
Aynı zamanda maceracı eğilimlerle bazı küçük burjuva
eğilimlerle, gerçek sosyalist bir hareketin nasıl olması
gerektiği arasında ayrım yapmayı öğrendim. İşçi
sınıfının öncü rolünü öğrendim ve yaşamımdaki şahsi
tavırlarımı devrimci bir tavıra dönüştürdüm. Sinemaya
gelince, bundan sonra nasıl filmler yapabileceğim konusunda
ayrıntılı olarak düşünmeye başladım. Dolayısıyla teorik
olarak sinema hakkında daha berrak ve daha derin bir görüş
edindim. Çıkar çıkmaz, 1974’de film yapımcısı olarak
sinema dalında çok önemli bir ileri adıma yine hazırdım..
Fakat sadece tek bir filmi, Arkadaş’ı bitirebildim ve
ikincisinin çekimi sırasında 1974’de tekrardan cezaevine
girdim.
1974 ve 1981 arasında içerideydim, ve içeride romanlar,
hikayeler yazdım. Siyasi yazılar da yazdım ve beş kez film
yapma girişiminde bulundum. İlk ikisi pek başarılı olmadı
fakat son üçü uluslar arası alanda başarı sağladı,
çünkü hazırlıklarında daha fazla bulunabildim. Bunlar:
Sürü, Düşman ve son film Yol oldu. Yol filmi hepsinden daha
çok bana ait,çünkü filmin tüm redaksiyonunu kendim yaptım.
Şimdi eskisinden çok daha fazla imkanlarım var, fakat
sürgündeyim. Demek istiyorum ki, bu imkanlarla kendi ülkemde
yapabilseydim, çok farklı hatta daha iyi bir şeyler
yapabilirdim. Fakat bundan sonra gerçekleştireceklerim,
sanatsal karakterimi tayin edecektir. “